Pimi çekilmiş ayaklı bombalara dönüştük, Çağlayan Çevik, Hürriyet Keyif

İstanbul’da rutin seferlerini bir İETT otobüsü ve içindeki farklı duraklardan binen insanlar. Birbirinden değişik kişiler, birbirinden değişik hayatlar. Birisi intiharı düşünen bir adam, diğeri kocasının tecavüzlerinden bezmiş bir kadın, bir diğeri daha yeni sevgilisinden ayrılmış, bir başkası polis olmak için hazırlık yapıyor, birisi Hıristiyan ve tam karşısında dinda bir Müslüman kadın… Adeta bir Türkiye dolusu insan aynı otobüste. Hepsi bir şeylerin veya birilerinin şiddetine maruz kalmış bir otobüs dolusu insan. Tüm bunlara rağmmen adeta “taş uykusu” uyuyan bir milletin sessizliği… onların zihninden geçenleri aktardığı, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan romanıyla ilgili Aslı Tohumcu’yla konuştuk…

Taş Uykusu adı, ülkede yaşananlar karşısındaki tepkisizliğimizin en iyi özeti aslında…

Evet… Romanın adından başlayarak uyuduğumuz bu derin uykuya gönderme yapmak istedim. Bu uykunun bir nedeni insanların suyun üzerinde kalmaktan başka bir şey düşünemeyecek kadar köşeye sıkışmış olmalarıysa, bir diğer nedeni de medya ve devlet eliyle her şeyin normalleştirilmesi, meşrulaştırılması, gündemle oynanması…

Taş Uykusu’nda “bir otobüs dolusu” insanın seyahat süresince düşündüklerini okuyoruz. Baktığımız zaman bu insanlar Türkiye’nin bir yansıması gibiler. Haksız mıyım?

Evet, yazarlıkta derdim, yaşadığımız hayatı anlama çabamı paylaşmak… İnsanların cehalet, yoksunluk, geleneklerin baskısı ve hayat mücadelesiyle terbiye edildiğini düşünüyorum ve bence bu çok tehlikeli bir terbiye şekli. Bunun sonuçları tek bir şeye işaret ediyor: pimi çekilmiş ayaklı bombalara dönüştüğümüze… Mesela adamın teki evini geçindiremediği için önce ailesini, ardından kendini öldürebiliyor ya da kişiliğini rencide ettiğini düşündüğü, trafikte tepesi attığı, sevgisine karşılık alamadığı için birini vurabiliyor. İnsanlar okumak ya da boşanmak istedikleri için öldürülebiliyor. İçinde bulunduğumuz toplumsal durum bu. Ne ekonomik ne duygusal ne de başka bir açıdan refah içindeyiz. Bu gidişe ayna tutmak istedim ben Taş Uykusu’nda, Türkiye’nin tamamını yansıtmam söz konusu değil elbet, ama benim ilgimi çeken insanları ve o insanların hikâyelerini atlamadığımı söyleyebilirim. Hayat yolculuğumuzu bir otobüse taşıdım ben sadece.

Başta şoför olmak üzere, aslında kimse mutlu değil. Hattâ karakterlerinizden birisinin (Hakan) okuduğu gazetede de; “Cinnet Salgını: Türk insanı sinirli, mutsuz ve öfkeli” şeklinde bir haber var. Gerçekten öyle mi?

Sizce değil mi! Hakan’ın okuduğu gazete 1989 tarihli dikkat ederseniz, bu da, o tarihten bugüne hiçbir şeyin değişmediğinin işareti değil de ne! Evet, genel olarak sinirli, mutsuz ve öfkeliyiz. Her şey üzerine üzerine gelirken insanların son sürat, mutlu ya da keyifli olmalarını bekleyemeyiz zaten. Romanda kullandığım haber üzerinden konuşmak gerekirse, aynı habere 2011 tarihini atsanız kimse yadırgamaz, ki bu acıklı bir şey. Bence aradaki zamanda değişen tek şey medyanın üslubu.

Neden?

Ben de bu sorunun yanıtını, neden’i arıyorum. Taş Uykusu’nu okuyanlar da bu soruyu sorsun, insanlarda bir vicdan uyansın çok isterim. Belki günün birinde nedenleri bulur, yok etmek için kolları sıvarız. Belki yazının insanları eyleme geçirme gücü vardır… Keşke! Ama az önce de belirttiğim nedenlerden diyebilirim. Bugüne kadar uygulanan eğitim, kültür ve ekonomi politikaları insanları belli bir yere gütmeyi hedefliyordu ve bunda başarıya ulaşıldı. Şimdi bu sürü, biz yani, beklemedikleri şekilde bütün bu baskıyla elektrik verilmiş gibi davranmaya başladık. O elektrik sadece bizi değil yanımızdaki yöremizdekileri de çarpabilir, çarpıyor da…

Daha önceki kitaplarınızda olduğu gibi, buradaki karakterler de şiddetle temas halinde insanlar. Birisi maruz kalmış, birisi uygulamış, birisi meyilli… Şiddetin bu kadar üzerinde durmanızın sebebi nedir?

Sanırım şiddetin inadına görmezden gelinmeye çalışıldığı halde kronikleşmesi yüzünden. Bütün bu şiddet, münferit olaylar ya da adli birkaç vakadan ibaret değil. Biz de bu kadar kör değiliz! Sonuçları açısından düşünürsek daha önemli bir mesele göremiyorum ben. Yoksa ben de daha mutlu mesut metinler yazmak isterim. Dışarıda hayat sürerken, insanın kendini küçücük bir masaya hapsedip yazması her zaman çok eğlenceli olmayabiliyor çünkü! Üstelik bir eş, anne ve evlat olarak oldukça huzurlu bir hayat sürüyorum, mutluluk ayrı bir konu tabii…

Otobüste tanıdığımız kadın karakterlerin büyük çoğunluğu, başta cinsel istismar olmak üzere, kendileri adına belirlenen kuralların kurbanı… Bunun için ne söylemek istersin?

Bunun çok sevimsiz bir durum olduğunu… Kadın olmak öldürülmek, sahiplenilmek için yeterli bir neden ya, çok acayip ediyor bu beni. Bu konuyu gündeme getirmeye çalışsam da yazar olarak, bir yanım da yazı gibi nahif bir yönteme bel bağlamaktan vazgeçip şiddete şiddetle karşılık vermenin nasıl olacağını merak ediyor. Günde yüz kişiyi öldürme hakkı verseler mesela, ne yaparım acaba? Neyse ki beni bu tehlikeli duygulardan uzaklaştıran vicdanım ve edebiyat var. Daha çok yazmak ve insanlarda bir vicdan oluşturmayı ummak düşüyor bana.

Kitabın sonuna doğru sanki herkes birbirini tamamlıyor gibi, birinin cümlesinin bittiği yerden diğeri devam ediyor. Bir otobüsün içinde kader birliğine sahip oluyorlar sanki…

Yolcuların tamamı bir hikayenin, aynı hikayenin parçası ve bu hikaye onların hikayesi. Bu yüzden, evet, bir kader birliği içindeler isteseler de istemeseler de. Hepimizin aynı gemide olması gibi…

Bu kader birliğine; ortak sıkıntı diyebilir miyiz? Tabii bu sıkıntının kaynağı basit bir otobüs yolculuğu değil…

Evet, sıkıntının kaynağı otobüs yolculuğu değil, otobüs bu sıkıntıların sahnelendiği yer sadece. Bu hikayeyi ve hikaye kişilerini hayatın herhangi bir yerine taşıyabilir, istediğiniz fonu kullanabilirsiniz…

Kitapta ismiyle anılmayanlar bir tek, şoför, Bay K. ve Çingene… Şoför’ü bir kenara bırakırsak diğerlerinin –bilhassa Çingene’nin– sebebi nedir?

Bay K, bir aşkın öznesi romanda. Ne yazık ki boyutlarını, hatta belki varlığını bile öğrenemeyeceği bir aşkın. Bu yüzden onu Ahmet, Mehmet bir isimle sınırlandıramadım. Hadi, ne yalan söyleyeyim, bir yandan da kimseye konduramadım öyle bir aşkı. Adı o yüzden yok bu roman kişisinin. Çingeneye gelince… çingeneler çingeneden başka bir şey olmadılar, olmuyorlar ki bizim için. Onların ne zaman bir adı olur, romandaki çingene kadının da o zaman bir adı olur sanırım.

Romanda farkı tarihlerde yaşanmış olsa da Hırant Dink cinayeti ve Bilge Köyü Katliamı’nı tekrar hatırlatıyorsun. Bunlar, aslında ülkedeki şiddetin “gerçek” olaylar üzerinden bir izahı gibi… Bunları seçmenin sebebi nedir?

Bu iki olay, bu ülkede şiddetin vardığı korkunç boyutun en doğru örnekleri diye düşündüğümden seçtim onları. Benim hayatımın en güzel günü, yavruladığım gün yani, Bilge Köyü katliamıyla berbat oldu. Hırant Dink’in öldürüldüğü gün ise hepimizin hayatının berbat edilmeye başlandığı günlerden biriydi. Hani, şu ömrümüzün bir kombinesi olsa bu ülkede, bazılarımızdan, onu bırakıp gitmemiz istenen günlerin başlangıcıydı.